Kariyer Koçundan bir röportaj- Taner Özdeş


KariyerKocu.org ikinci röportajını İnfoNet Genel Müdürü ve satış alanında bir uzman, uzman bir eğitmen olan Taner Özdeş ile yaptı. Taner Bey hem internet ve ağ güvenliği alanında, hem de satış alanında iki kariyere sahip. JCI'ın en aktif üyelerinden bir tanesi. Satış alanında bir de kitabı var; "Satışın 10 Altın Kuralı". Ayrıca sık sık güncellediği bir de blogu var. Taner Özdeş diyor ki; “İnsanları sev, bilgini paylaş ve çevrene örnek ol.”

- Taner Bey, ilk sorumuzla eskiye dönelim. Çocukluğunuzda hayal ettiğiniz meslek neydi?

Çocukken benim lakabım “Hayali Küçük Ali” idi. Çünkü hayal kurmasını severdim, hep büyük düşünürdüm. O zamanlar büyük hayalim dünyanın bütün büyük illerinde kendi alışveriş merkezlerimin olmasıydı. Londra, Paris, İstanbul. Sabah kalkıp uçağa binip, gün içinde bütün alışveriş merkezlerini gezecektim, orda insanlarla tanışıp ellerini sıkacaktım. Buydu hayalim.

- Çok güzel bir hayalmiş.

Evet, çok güzeldi ama olmadı, çünkü o konuda hiçbir şey yapmadım.

- Avusturya Lisesi'ni bitirdikten sonra Amerika'da, Miami Üniversitesi’ne devam etmişsiniz. Meslek ve okul seçiminizde etkisi olan şeyler nelerdi? Ailenizin bu tercihte ne kadar etkisi oldu?

Olmadı. Ben biraz kafama dik adamımdır, kimseyi dinlemem. Başarımın sırrı da odur, başkalarını dinlediğinizde yanlış yerlere gidersiniz. Hep içimin sesini dinlerim, doğru ses odur. Ben çok düşünerek gittim, lise üçüncü sınıftan itibaren ticaretle ilgilendim, arkadaşlarla svetşört bastırıyorduk, okulda satıyorduk. O zamanlar telif yasaları yoktu, kayıt yapıp onu satardık. Bodrum’a tur düzenlerdik. Hep içimde bi pazarlama isteği vardı, ikna yeteneğim çok yüksek insanlar beni çabuk dinliyorlar. Ben de ikiyle ikiyi toplayıp işletme okumaya karar verdim. O zamanlar çok da seçenek yoktu, iletişim, internet yoktu. İşletme seçmeye karar verdim ve kesinlikle Amerika’da okuyacağım dedim.

- Sizi etkiliyen birisi yada bir olay olmadı yani?

Olmadı. Ben büyük düşünmeyi severim. Çocukken Avrupa ve Amerika’yı görmüştüm. Düşündüm, beni Türkiye kesmez, Avrupa kesmez, dünyanın en büyük ülkesi neresi? Amerika. Oraya gittim.

O yüzden üniversite sınavına çalışmadım da, kazanıp burada kalmamak için. Bütün hayatımı oraya gitmek üzerine kurmuştum.

- Peki Miami Üniversitesi’ni nasıl seçtiniz?

Çok basit. Amerika’daki en sıcak yerleri seçtim. San Francisco, Los Angeles, Las Vegas. Neresi varsa orayı seçtim. Güzel bir şehir olsun, güneş olsun, sıcak olsun… Güzel kızlar olsun. İşletme okullarına baktım, Miami pazarlamada o zamanlar dünyanın ilk 20sindeydi. State okullarına da başvurdum, ama ortalamam düşük olduğu için kazanamadım, yani orta düzey bir öğrenci olduğum için bursla okuma şansım yoktu. Güney’deki okullara girmek daha kolaydı, sıcaktı, iyi oldukları konular azdı ama şansıma İşletme konusunda iyiydiler. Farklı kültürden insanlarla da tanışmak istiyordum, Güney Amerika’lılarla mesela.

O yüzden 4-5 tane yer seçtim, şansıma Miami çıktı. Burada bir mülakata çağırdılar. O kadar kolay değil okula girmek, puanlarınıza bakıyorlar, bir hayat görüşünüz olacak, iletişim beceriniz iyi olacak. Onu da kazandım. Daha önce APS ile gitmiştim Amerika’ya. Öyle bir referansım da vardı. Belli konularda başarılar elde ettiğim için, sabit kur avantajı kazandım, babam okul parasını devletin belirlediği yıllık kurdan ödedi.

Üniversite hayatınız boyunca hedefleriniz belli miydi, yoksa mezuniyet sonrası iş hayatına bakışınız ve hedefleriniz değişti mi?

Çok da net hedeflerim vardı dersem yalan olur. Amerika’da çok çalıştım, şoförlük yaptım, bulaşık yıkadım, maçlarda hot dog sattım, ikinci el halı sattım… HerbaLife’ın okul temsilcisiydim, okul gazetesinin reklam müdürüydüm. Her yere girdim çıktım. Ben tabi Amerika’da çalışmak istiyordum ama Amerika’da yaptığım görüşmeler sonrasında teklif edilen maaşları yeterli bulmadım. Evliydim, o yüzden de geçim sağlayamadığım için Master yapayım dedim. “Babam Master’ı desteklemem” dedi. Mecburen Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. O zamanlar Yuppies devriydi, Parayı seviyordum, finansı seviyordum. İktisat bankasından teklif aldım. Ben de bankayı seçtim.

- Okul döneminde en sevdiğiniz ders hangisiydi?


Pazarlama. Dört üzerinden dört ile bitirdim. Bir de, iletişim ve halkla ilişkiler.

- Üniversiteden sonra bankacılığı seçtiniz, peki okul yıllarında hayal ettiğiniz işler nelerdi?

O kadar düşünmüyorduk o zamanlar, düşünmüyorduk pek öyle şeyleri. Zaten biz başarılıydık, okulu iyi bir şekilde bitirince bütün işler bizi bulacaktı zaten. Meslek seçimi konusunda bilinçli değildik, o zamanlar bu kadar net değildi hiçbir şey, bu kadar bilgi yoktu.

- Okul yaşamınızda ne tür etkinliklere katılıyordunuz?

Bütün fraternity’lere üyeydim, onlara katılıyordum. Okulda popülerdim, pek çok organizasyonda çalıştım. Ders verdim, sosyal aktivitelere katıldım. Futbol takımı vardı orada, onlara katıldım.

- Peki bunlar size ne kazandırdı?

Ben açıkcası hep dışa dönüktüm, bunların amacı keşfetmek, öğrenmek, yeni insanlar tanımaktı. Sevdiğim şey buydu. Ben yaptığım bir şeyi kazanmak için yapmam, içimden geldiği için yaparım.

Düşünmek biliyorsun bir hastalıktır, eylem doğrusudur. Düşünürsün, değerlendirirsin. Amacım hep aynı şeydi, öğrenmek, öğrenmek, öğrenmek.

- O dönem çalışıyordunuz ama, staj yaptınız mı?


Tabi. Staj yaptım. Amerikan Ticaret Bakanlığı’nda staj yaptım. Orda staj medeni tabi, adam yerine koyuyorlar sizi. Elbette fotokopi çekip kahve getiriyorsun, ama işin ve görevlerin de oluyor. Orada 2 ay çalıştım. Bir de Amerika’da, belediye başkanlığı seçimlerinde çalıştım. Belediye başkanının yardımcısı olarak oradaki seçimleri yönettim. Verilerin bilgisayara girilmesinde çalıştım, bize pek çok seçmen bilgisi geliyordu tabii.

- Amerika’da eğitiminizi tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönüşünüz hakkında neler söyleyebilirsiniz?


Amerika’da çalışmak istedim ama bulduğum işlerin maddi imkanı 2 kişilik bir aileyi geçindirecek gibi değildi. Yani mecburen geldim, ama buraya geldiğimde ümitlendim, çünkü Amerika’da okuduğumuz ve İngilizce bildiğimiz için burada çok değerliydik.

- Bir pişmanlığınız, sıkıntınız oldu mu?

Yok, pek olmadı. Yani keşke Amerika’da kalabilseydim, benim için daha iyi olurdu. Türkiye bana göre sınırlı bir ülke. Özellikle çalışma hayatı, yöneticiler çok sınırlı. Baskıcı, yönetmeyi seven, vizyon sahibi insanlar değiller. Bu tabi toplumdan, hükümetten beslenen bir şey. Türkiye’de çalışmak, iyi ama insanı körelten bir şey.

- Şu anda yaptığınız işi kısaca anlatabilir misiniz?


İnfonet’in genel müdürüyüm. İnfonet 1995 yılında kurulmuş, ağ ve bilgi güvenliği konusunda önce gelen bir şirket. Yaptığı iş kurumların internet altyapılarını, bilgisayar ağlarını güvenlik altına almak, e-ticaret işlerinden maksimum faydalanırken zarar görmelerini önlemek. CheckPoint, ISS, WebSense gibi dünyanın önde gelen markalarının Türkiye distribütörüyüz. Bunları bayiler kanalıyla iç pazara veriyoruz, satış sonrası hizmetlerini veriyoruz.

- Peki sizin pozisyonunuzdaki birisinin bir günlük işi nasıldır?


Genel müdür olduğunuz için kaptansınız, işiniz problem çözmek. Şirketteki bütün problemler sizin probleminiz, genelde problemlerle boğuşuyoruz. Sene başında şirketin rotası belirlenir, kar hedefleri, mali hedefler, stratejiler belli olur. Bizim görevimizin bunların rotadan çıkmasını engellemek. İhtiyaç olunan noktada devreye girmek. Seminer ve kokteyllerde şirketi ismine, imajına uygun şekilde temsil etmek. Yeni ortaklıklar kurmak, müşterilerle ilişkileri geliştirmek. Şirketi oluşabilecek risklerden korumak, şirketi ileriye götürecek fırsatları görüp değerlendirmek. Genel müdür olağan bir çalışan değildir. Şirkete girersiniz, günlük birkaç probleminiz vardır, yapacaklarınız vardır. Onun dışında bütün işiniz devamlıdır. Günlük işleriniz yoktur, işleriniz yıllıktır. Genel müdürün asıl görevi problem çözmektir.

- Kariyerinizin geleceği için nasıl planlarınız var? Genel müdürlükten sonra hedefleriniz nasıl?


Ben aynı anda iki iş yapıyorum. Kendi adıma yaptığım bir danışmanlık eğitim işim var. İnşallah yakında televizyonda programım olacak, kendi talk show’um. Hedefim televizyon, televizyonda Jay Leno gibi kendi talk show’um olması. Kitabım Türkiye’de yüzbin kişiye ulaştı. Amacım bütün insanların beni bilmesi, hedefim televizyon, hedefim politika, Türkiye’de nasıl daha iyi hizmet verebilirsem onu yapmak. Büyük bir gazetede köşe yazarlığı da olabilir. Çok bilgim, tecrübem var, insanlardan benden büyük ilham alıyorlar, Allah vergisi bir enejim var. Ülkem için doğru insan olduğumu düşünüyorum, maddi bir hedefim yok, başarı hedefim var. Kendimi revize hedefim var, en büyük rakibim kendimim. Başka rakiplere bakmam, kendimle uğraşırım.

- Özgeçmişinize bakarken Jaycees’in önemli bir yer tuttuğunu gördük?


Evet beni var eden bir dernek.

- Biraz Jaycees’den bahsedebilir misiniz?


Junior Chamber International, “Genç Girişimciler ve Liderler Derneği”. Amerika’da bir dans derneği olarak kurulmuş, Dünya’nın 124 ülkesinde faaliyet gösteren, üye sayısı her dernek gibi kayıp ama aktif 300.000 üyesi olan bir liderlik derneği. Derneğin özelliği içinizde var olan tüm yetenekleri, becerileri revize etmenizi sağlamak. Ailenizin, arkadaşınızın, okulunuzun, çevrenizin vermediği imkânları deneme imkanı. Genel müdürseniz orda genel müdürlük yapıyorsunuz, proje yapıyorsunuz. Her şeyi cesurca deneyip bol bol hata yapma imkânı sunan kendi kendinize gelişiminizi sağlayan bir liderlik organizasyonu bu. Ne kadar verirseniz o kadar alırsınız bu dernekte. Bana çok büyük faydası oldu, bugünkü noktama Jaycees ile geldim. Eğitimciliğim, kitap yazarlığım, hayat görüşüm, dünya görüşüm. Ama herkes bunu alabilir mi? Bilemem. Benle alakalı bir şey, ben ne alacağımı biliyordum.

GYİAD, Genç Yönetici ve İş Adamları Derneği’nin de on senedir üyesiyim. Dernekçiyim, STK’cıyım.

Bugün insanın en az vakit ayırması gereken şey iştir. İnsanın yanılgısı budur. İnsan çalışan bir köledir o yüzden başarısızdır. İnsanın en az vakit ayıracağı zaman iştir. En çok zaman ayıracağı şey ise kendisidir, toplumdur, sosyal fayda sağlamaktır. İnsanın yapabileceği en iyi şey iş hayatındaki zamanını minimize etmek, kendisiyle ilgili ve sosyal alanda yapabileceği şeyleri görmek ve bunlara zaman ayırmaktır. İş hayatının insanı körelttiğini düşünüyorum, maddiyat dışında hiçbir faydası yoktur, egoyu tatmin eder. Maneviyat iş dışında sağlanabilir, insanın varoluş sebebi maddiyat değil maneviyattır. Çoğu insan bunu geç yaşta fark ediyor, boşuna yaşıyor, kendisini tatmin için yaşıyor. O yüzden yazdıklarımda, anlattıklarımda hep bundan bahsediyorum. Maddi hiçbir şey yok dünyada. Madde olan insanlar ne yapıyorlar, benden daha az yaşıyorlar, daha az keyif alıyorlar. Benim amacım kendime manevi tatmin sağlamak, bunu yaparken de çok keyif alıyorum.

- Peki Jaycees ile bağınız ilk nasıl oluştu?


Hawai’de. Bir gün GYİAD’da sohbet ediyorduk, birisinin Hawai’ye gitmesi gerekti, “Ben giderim” dedim, dinlemedim, dinlemeyi de pek sevmem, gittim Hawai’ye. JCI’ın en büyük özelliği en büyük eğitimcileri barındırmasıdır; Anthony Robbins, Franklin Covey gibi… Dünyanın en ünlü eğitimcileri oradan yetişmiştir, muazzam bir platform. Ben de o eğitimleri seyrettiğim zaman, özelikle Anthony Robbins’i, hiç dünyamda olmayan bir şey keşfettim, eğitim işini keşfettim. Ve ben bunu istiyorum, bu işi istiyorum dedim. Sahneyi seviyorum, eğitim vermeyi seviyorum. İşim bu dedim.

Eğitimci olmak için önce Monte Carlo’ya gittim, sonra Viyana’ya gittim, eğitimcinin eğitimi seminerlerini aldım. Sonra Türkiye’de Jaycees bünyesinde binlerce insana ücretsiz eğitim verdim. Daha sonra BÜMED’de eğitim verdim, ilk eğitime 120 kişi geldi, çok başarılı olduğum söylendi. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne yüzde elli kazan şeklinde eğitimler yaptım. Arka arkaya beş eğitim verdim, BÜMED’de arka arkaya bu kadar eğitim vermiş birisi yok. Eğitim konusu çok güzel, verdiğim eğitimlerde çok güzel geri bildirim aldım. Sonra bunu profesyonel yapmaya karar verdim. Şu anda ben seçiyorum, bana 10 teklif geliyorsa bir tanesini yapıyorum. House Cafe’de şu anda gizli müşteri olarak çalışıyorum, servis sektöründe, otel, restoran ne varsa. Bunu zevk için yapıyorum. Hepsini değerlendiriyorum. Bulunduğum ortamlara hep dikkat ederim, günün bir saati yalnızca insanların beden dilini incelerim. Niye yaptıklarını, aralarında kavgalarını, hepsini izlerim, keyif için izlerim. İşim insan. İnsanı keşfediyorum, insanı okuyorum, insanı anlamaya çalışıyorum. Sonsuz bir yolculuk bence, ne kadar öğrensem kardır diye düşünüyorum. Jaycees bu yolda bana inanılmaz faydalı oldu, dünyanın her ülkesinden dostum arkadaşım oldu, 2002 yılında Avrupa Konferansı gibi büyük bir organizasyonu başaran üç kişiden bir tanesiydim. On senemi bu işe verdim, yıllık izinlerimi bu işe verdim. Ama sonunda yaptık, yurt dışından binin üzerinde insan getirttik. Hala JCI’deyim, hala çalışıyorum, hala eğitim veriyorum. Müthiş bir dernek, Üzeyir Garih demişti, “Dünyada üye olmanız gereken bir tek dernek varsa o da Jaycees’dir” demişti. Bana göre dünyada üye olunabilecek en değerli dernek. Ha bu ülkemizde tam anlaşıldı mı, üye profili doğru mu, tam bilemem ama burası ülkemiz Türkiye. Bu derneğe çok fayda sağlıyorum ve sağlamaya devam da edeceğim.

- Profesyonel hayatınızda karşılaştığınız zorluklara örnek verebilir misiniz? Nelerdi?

İnsanlar. İnsanlar, insanların egoları, insanların kompleksleri, insanların firma hedefleri yerine kendi hedeflerine yönelik yönetim tarzları, politikalar, çirkinlikler, kıskançlıklar. İnsan olan her şey. İş hayatını çirkin yapan insanlardır.

- Peki bunların üstesinden nasıl geldiniz? Yada şöyle soralım, insan engelini aşması için kişi ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli?


Uyum sağlamak lazım. Ben tabi gençtim, çalışmanın en doğru şey olduğunu sanıyordum. Ama sonra, özellikle Unilever’de çalışırken anladım ki böyle olmuyor. Firma içinde belli güç dengeleri var, politikalar var. Belli insanlar, belli ilişkiler var. O kurumda var olmanız, yükselmeniz için maalesef belli konularda kendinizden fedakârlık yapıp uyum sağlamanız gerekiyor. Üzerinizdeki insanlara saygı duymanız gerekiyor, bunu öğrendim.
İkincisi, inanmadığınız şirkette çalışmayacaksınız. İnanmadığınız insanla çalışmayacaksınız. İnanmadığın işi yapmayacaksın, inanmadığın yöneticiyle çalışmayacaksın. İnanmadığın hiçbir işi yapmayacaksın.Ben buna göre kariyerimi yönlendirdim. O yaptığım hatalardan sonra özellikle büyük şirketlerde çalışmamaya karar verdim. Büyük şirketlerde çalışacak bir karakterim yoktu. Daha küçük bir şirkette ortak olarak çalışmalıydım. Ben bir liderdim, kimsesin altında çalışamıyordum. Genel müdür olmalıydım, başka pozisyonda çalışamıyordum. 15 senedir genel müdürlük yapıyorum. Çok güçlü bir kişiliğim var, kimse beni yönetemiyor. O yüzden de daha çok büyük şirketler yerine daha orta şirketlerde daha sorumluluk alıp daha lider alabileceğim bir yol seçtim.

- İnandığınız bir işi yapmadığınız bir dönem oldu mu?

Hayır. Kesinlikle olmadı. Hep inandığım işleri yaptım. İşler doğruydu, insanlar yanlıştı.

- Peki insanların inanmadıkları işleri yapmaya devam etmeleri onlara nasıl zarar verir, siz ne gözlemlediniz bu konuyla ilgili?

Öyle insanlar kanser oluyor bence. Ya alkolik oluyor, ya işsiz kalıyor. İnsanın inanmadığı işte başaralı olma şansı yoktur. İnsanların yanlış işlerde çalışmalarının sebebi sorumluluk almamaları, ne istediklerini bilmemeleri, hayatta hedeflerinin olmamasıdır. Sabah kalktıklarında “Ben bugün ne yapmak istiyorum, diğer insanlara nasıl faydam olur, nasıl iz bırakabilirim” diye sormuyorlar. Ya diğer insanların, ya dünyanın onları yönetmesine olayların onları yönetmesine izin veriyorlar.
Bugün çalışan insanların yarısından fazlası mutsuz bu ülkede. Yüzde 80’i iş değiştirmek istiyor. Niye? Sorsunlar kendilerine, niye? Kimse onları zorlamıyor ki.

Yaptıkları fırsatçılık. Niye? Hemen giriyorlar bir işe, çok fazla sorgulamıyorlar. Para, para için çalışıyorlar. Para için çalışırsan paran olmaz. Para için yaşarsan da paran olmaz. İnsan bir amaç için çalışmalı. Bir işi sevdiği için, bir işe inandığı için çalışmalı. İnsan bir şeyde kendini geliştireceği için çalışmalı. Bunlar olmadan çalışsan ne olur, çalışmasan ne olur? Para amaç değildir, hiçbir zaman. Dünyada bu kadar fakirlik olmasının sebebi, para amaçlı yaşanılması. Her şeyin, başarının paraya oranlı ölçülmesi.

Ama sonuçta harcamayla yaşıyor insanlar. Ya kazandığını hiç harcamıyor, biriktiriyor, ya da kazandığını tümüyle geri harcıyor. Sonuçta hangi noktaya geliyorsun? Hiç. Ama hayattan zevk alma konusunda bir şey fark etmiyor.

- Sizin de 17 ve 19 yaşlarında iki oğlunuz var, o yüzden bu ÖSS sürecini takip etmişsinizdir. Üniversiteye hazırlanan gençler, sınav sonrasında puanları hangi bölümü tutarsa o bölüme giriyorlar, o mesleğin eğitimini alıyorlar. İstemedikleri bir bölümde okuduklarını hissediyorlar. Onlara bir tavsiyeniz var mı?

Herkes üniversite okumak zorunda değil. Bunu Steve Jobs da söylüyor. Üniversite okumak zaman kaybı. İnanmıyorsan okumayacaksın üniversiteyi. İnsan gidip bir meslek okulunda da okuyabilir. Başarının üniversitede olduğunu düşünmek yanlış.

Gençler iyi bir noktaya gelmek istiyorsa ve maddi durumu yetersizse yapacağı tek şey çalışmaktır. Çalışıp istediği puanı alıp, istediği dalda okumaktır. İnsanın hedefi belliyse, o sorumluluğu alıyorsa, istediği yere girer. Çalışmayı sevmiyorsa, notları kötüyse ama hayatta bir hedefi varsa yurtdışında okusun. Türkiye’de okumak zorunda değil. Benim gibi. Babam varlıklı değildi, ama gittim Amerika’da okudum. Türkiye’de okumak bana keyif vermedi, Türkiye’de pazarlama diye bir şey yok ki. Türkiye’de bana pazarlamayı kim öğretecek? Pazarlama bilmeyen bir toplumda kim bana pazarlama anlatacak?

- O yıllarda tabii..

Hala bilmiyorlar! Hala bilmiyoruz! Türkiye’de pazarlama nerde? 3-4 kitap okuyorlar, pazarlama biliyoruz zannediyorlar. Pazarlama yaşanarak öğrenilecek bir şey, okuyarak değil. Pazarlama çünkü insana hizmet etmektir. Bunun içinde bir sürü konuda kendinizi geliştirmeniz lazım. Okumakla olacak bir şey değildir.

Pazarlama demek yaratıcılıktır, pazarlama demek empati kurmaktır, insanların duygularını anlamaktır. Pazarlama demek trandi takip etmektir, sosyal olmaktır.
Baktığınız zaman her şeyi burada okuyacağız diye bir şey yok. Herkesin maddi imkanı yok, o zaman çok çalışıp kazanacaksınız. İlla üniversite okuyacağız diye bir şey de yok. Bir meslek okuluna gideceksiniz. İsterseniz sonra paranız olduğunda masterınızı istediğiniz konuda yaparsınız.

Şimdi yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi okul bittikten hemen sonra master yapmak. Büyük hata. Çalışarak yapmak en doğrusu, hem para kazandıktan sonra parasıyla satın alıp istediğiniz masterı yapabilirsiniz.

- Pazarlamayla ilgili devam edelim, pazarlama artık sadece belli bir fakülte mezunlarının konusu değil, her fakülteden öğrenci ilerde pazarlama alanında çalışabilir, pazarlamaya kayabilir. Bu şekilde bir gelecek düşünen öğrencileri nelere eğilmeliler?

Pazarlama dediğimiz işin içinde her şey var, bugün doktor da pazarlamayı bilmeli, avukat da bilmeli, işletmeci de bilmeli. Pazarlama insanların ihtiyaçlarını doğru okuyup, anlayıp, buna yönelik ürün geliştirmektir. Buna yönelik iletişim stratejileri belirlemektir. O yüzden pazarlama tek başına olmaz.
Ben işletme ve pazarlama bir arada okudum, double major yaptım. Çünkü işletmeyi bilmeden pazarlama yapamazsınız. Bir yan daldır pazarlama, tek dal olamaz. İşletmeyi anlamazsınız pazarlamayı nasıl yapacaksınız? Pazarlama opsiyon olarak alınabilecek bir ders, herkes bunu seçmeli olarak alabilir. Uzmanlaşmak isterse yurt dışında eğitimini alabilir.

Pazarlama insanın hayata bakışıdır, Türkiye’de artık üniversitelerde, eğitim kurumlarında seminerler var. Konuşmacılar geliyor, pazarlama zirveleri yapılıyor. O konuda bunun değerini anlamıyoruz, bu seminerlere orta ve alt düzey insanları gönderiyoruz. Pazarlama zirvelerine üst düzey yöneticiler gitmek zorunda. Maalesef Türkiye’deki yöneticiler, firma sahipleri kendilerini çok bilgili zannediyorlar. Bugün şirketlerde eğitime gidecek bir numaralı kişi şirket sahibidir, genel müdürdür. Türkiye’de en ihtiyacı olmayan insanlar eğitimlere gönderiliyor.

- Yani pazarlama hayata bir bakış şekli?


Pazarlama yaratıcılıktır, pazarlama yaptığınız işi nasıl daha iyi yapacağınızı, nasıl büyütebileceğinizi düşünmenizi sağlayan bir pazarlama.

Burada kahve içiyoruz. Kahve. Kahve her yerde satılıyor, niye burada içiyoruz peki? Düşün. İşte bu pazarlamadır. Buraya kahve içmeye gelmiyoruz.
Pazarlamayı pazarlama yapan şey ana işlevi yani ihtiyacı, isteğe dönüştürür. Yani senin kahve içmeyi istemen için gerekli ortamı sağlar, hizmeti sağlar, mekanı sağlar. Kahve içerken daha çok keyif almanı ve buraya tekrar gelmeni sağlar. istek ve arzu oluşturur.

- Peki, konudan konuya atlıyor gibi olacağız ama, kariyeriniz boyunca sizin için kaldıraç ve kırılma anları var mıydı? Bunlar nelerdi?


Var. Unilever’deyken çok başarılı olmama rağmen üzerimdeki yöneticiyle yaşadığım bir çatışma ve benim o konudaki yanlış tutumum Unilever’deki kariyerimin sona ermesine sebep oldu. Kısa dönem askerlik yapmakla ilgili bir hata oldu, kariyer seçimimde bu yönde düşündüm. Bana göre hatalıydı. Yurt dışında çalışma imkanı için kariyer değişikliği yaptım. Bu düşünce tarzı kariyerimde zaman kaybettirdi bana. Ama askerlikten sonra tamamen istediğim ve sevdiğim bir kariyerim olmuştur, çok ciddi bir zaman kaybettiğimi düşünmüyorum.

- Şansın ve rastlantının başarınızı etkilediği anlar oldu mu?


Şöyle diyebiliriz, doğru arkadaşa sahip olmanın şansı. Ben DowJones’da çalışırken lisedeki bir arkadaşımdan bir telefon aldım. “Taner senin için bir iş kurdum” dedi, gittik konuştuk, Türkiye’nin ilk internet şirketini kurma şansına sahip olduk. Çok başarılı oldu, sonra o şirketi Koç’a sattık. Daha sonra bu İnfoNet işimi de o bağlantıyla buldum. Yani o arkadaşımın bir telefonu benim bu noktaya gelmemde çok önemliydi.
İkincisi de Jaycees. Jaycees eğitimlerine gitmeseydim bugün bir eğitmen, bir kitap yazarı olamazdım.
Üç, şu an çalıştığım şirketteki firma sahibinin benim iki işi bir arada yapmama olan hoşgörüsü, desteği, benim bu şirkette dokuz sene kalmamı sağladı. Bugün iki işi yapmama izin verilmeseydi seçeneklerim belliydi. Ya kendi şirketimi kuracaktım, yada başka bir şirkete geçip ikinci kariyerimi askıya alacaktım.

- Lise arkadaşınızdan gelen telefon kaç yıldan sonra gelmişti?


O arkadaşımla aşağı yukarı on senedir görüşmüyordum.

- Bu kadar eskiden bir arkadaşınız aklında siz nasıl kaldınız?


Çünkü onun bir lafı vardır. “Taner Özdeş dünyada gördüğüm ve görebileceğim en iyi satıcıdır.” Benim bu konuma gelmemdeki en büyük sebep, her ne kadar ben öyle olduğunu düşünmesem de, Taner Özdeş dendiği zaman Türkiye’deki en iyi satıcı demek. Öyle bir markam var ki beni aşmış durumda, büyük bir ikna yeteneğine sahibim. Bunun sebebi insanları doğru okumam, inanılmaz bir enerjim olması, inanılmaz insan sevgim olması. Ama ben kendimi hiçbir zaman satıcı olarak düşünmüyorum. Ama insanlar böyle görmek istiyorlar. Halbuki “Satıcı” diye bir şey yok dünyada, dünyada “Doğru iletişimci” var. İnsanların ne istediğini anlayıp, dinleyip, onların kendi kendilerine istemelerini sağlayacak ön görüye sahibim. Bunun temelinde ise benim, kısa süre önce bir elemanımın özetlediği gibi “Satıcı gibi yaklaşmayıp, en iyi satışı yapmam” var.

- Herhalde bu başarıda “Ben satıcıyım” gibi bir şartlanmanızın olmaması çok etkili?


Ben satıcılığın kutsal bir meslek olduğuna inanıyorum. Satıcılar kutsal insanlardır, bu işi de her insan yapamaz. Özel insanlar yapabilir. Kendiyle barışık, kendisini seven, kendisiyle barışık olan, kendinin en iyisi olduğunu düşünen ve bu iyi niteliklerini dünyaya yaymak isteyen insandır.

Satıcılar iç dünyasını çok iyi tanımış, dış dünyasını çok iyi yönetebilen, bu yönde düşünen insanlardır.

- Hazır satış ve satıcılardan bahsederken, sizin başarısız satıcılar konusundaki düşünceniz nedir? Bir satıcıyı başarısız yapan nedir?

Hiçbir hayat ve iş hedeflerinin olmaması. Sonuç odaklı olmamaları, hırslı olmamaları.

- Hayatınızda profesyonel yaşamınızı etkileyen şeyler oldu mu?


Çok sosyal olmam herhalde. Aşırı sosyalim. Derneklere üye olmam, her türlü organizasyona gitmem, yeni insanlar tanımak konusunda fırsatları değerlendirmem, çok seyahat etmem birisi olmam. Bunlar benim iş hayatımı çok olumlu etkiledi, çok ciddi bir network’e sahibim. Bu haftaki yazımda da onu söyledim, insanın neyi bildiği değil kimi bildiği önemlidir. Çağımız sosyal ağ çağıdır.

İnternet bizi bilgiye ulaştırabilir, ama bilgiyi satacak insanlar olmadıkça o bilgiden fayda sağlayamazsınız.

- Peki, okurlarımıza, gençlere tavsiye edeceğiniz filmler ve kitaplar var mı?


Var. Will Smith’in “Pursuit of Happiness”, “Umutların Peşinde” filmi. Herkese tavsiye ederim. Oscar ödüllü “Milyoner” filmi. Bence fakirliği, insanları anlamak açısından çok faydalı bir film.

Ben insan biyografi filmlerini severim. “1900” filmi, bir gemideki piyanistin hayatı. “Jerry Maguire” filmi, insan ilişkileri açısından. Bir insanın karizmasının ve kişisel inancının kariyerine olan etkisini göstermek açısından Michael Douglas’ın “Wall Street” filmi, inanılmaz bir filmdir.
İnsanlar liderlerin hayatlarından ders çıkarabilirler. Napolyon’un hayatı, Hitler’in hayatı… Bugün Atatürk de bir liderdir, Hitler de bir liderdir, ikisi arasındaki fark niyetleridir. Bugün Tayyip Erdoğan çok iyi bir lider. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, niyetlerini beğenmeyebilirsiniz ama liderlik becerilerini öğrenmelisiniz. Tayyip Erdoğan’ı örnek vermek gerekirse bu noktaya gelene kadar kararlılığı, en dipten başlayıp azmi ve çalışkanlığı ile ulaştığı yer önemlidir. Niyeti insanları rahatsız edebilir ama liderdir.

Abraham Lincoln’ü çok okurum. Mevlana beni çok etkiler.

Dünya’da 3 tane adam var ki, bu kitapları okumadan olmaz. Napolyon Hill, Og Magdino ve Dale Carnegie. Satış konusunda Frank Tracy. Bu insanlar bana ışık tutan insanlar.

Atatürk ve Abraham Lincoln’ün hayatlarını ve yaptıklarını okumak da çok değerli olacaktır.

- Müzik zevkiniz nasıldır, neler dinlersiniz?

Ben müzik hastasıyımdır. Caz müzik denince… Miles Davis, Nat King Cole. Bayan sesi çok severim, Celine Dion, Mariah Carey, Diana Kral. Güncel isim olarak, toplama CD’ler var. Hotel Costas gibi, onları dinlerim. Piyano eserlerini dinlemeyi çok severim. Opera yine çok sevdiğim bir dal.

- Kendi oğullarınız için planladığınız nedir, onları nasıl yönlendiriyorsunuz?


Onlarla konuşmak yerine onları yönlendiriyorum. Eğitimlerimde, seyahatlerimde yanıma alıyorum. Kitaplarımı, yazılarımı okutuyorum. Karışmıyorum. Onlar kendi yollarını kendileri seçsinler.

İyi okullara, yabancı okullara yönlendirdim, spor yapmaları için teşvik ettim. Sosyal olmanın önemini anlattım ama müdahale etmek istedim. Bu konuda Yasemin Sungur’dan destek aldık, öğrenci koçluğu konusunda. Benim uzmanlığım bu değil. Genelde kendileri seçsinler istiyorum, biz onlara maddi imkan sağlıyoruz.

Yalnız bir konu var, işletme okumamaları konusunda bir baskı yapıyorum.

- Okumamaları konusunda?


Evet, işletme okuyup benim gibi mesleksiz kalmasınlar. İşletme okumak bana göre mesleksizliktir. Benim bu işi yapabilmek için illa birilerine ihtiyacım var. Mimar, mühendis, avukat olsunlar, o konuda telkinde bulunuyorum. Ama kendi seçimleri.

- Bu önemli bir nokta, şu “İşletme okumak mesleksizliktir” sözünüzü biraz açabilir miyiz?

İşletme insanın gidip her dakika öğrenebileceği, okul dışında gidip edinebileceği bilgiler veriyor. Meslekler, mimarlık, mühendislik gibi şeyler. Önemli olan insanın bir mesleği olması, bir uzmanlığı olması. İşletmeciliği her zaman masterla, kurslarla alabilirsin. Tek başına işletme okuduğun zaman ne oluyorsun? Hiçbir şey olmuyorsun. İşletme bir yan dal olarak alınabilir belki.

- Peki, şu anda işletme okuyan öğrencilere bir sözünüz var mı? Türkiye’de işletme okuyan öğrenci sayısı çok fazla.

Bir konuda uzmanlaşsınlar, ikinci bir alan bulsunlar.
Hangi firmayı, sektörü beğeniyorlarsa o sektörde uzmanlaşsınlar. Bankacılıksa o konuda geliştirsinler, restoran işiyse mesela gidip aşçılık görsünler. Dekorasyonsa bir mimarın yanına girsinler.
İşletme okuyorsan başka birilerine ihtiyaç duyuyorsun, kendin bir şey yapamazsın. Ya birisinin yanında çırak gibi kendini geliştireceksin ya da yatırımcı olacaksın, başka şansın yok.

- Pazarlama öğrencilerine diyecekleriniz var mı?


Kariyerlerinin ilk beş senesinde hiç para düşünmeden, çok eğitim veren, kendilerini geliştirebilecekleri sektör ve şirketleri seçsinler, böylece ilerde kendi işlerini yapabilirler. Para düşünmesinler. Para başarılarını engeller.
Uzmanlaşsınlar, bir sektöre eğilsinler, o sektörü öğrensinler.

- Zaman zaman iş görüşmelerinde bulunuyor musunuz?

Tabii, bulunuyorum.

- İş görüşmesinde sizi en çok etkileyen şeyi nedir?


İlk izlenim. İlk izlenimle kararımın %80’ini veririm. İlk izlenim sadece kıyafet değildir. Bir bütündür.
O anda el sıkışmandan, göz temasından, enerjinden, ses tonundan, soru sorma şeklinden, yaklaşımından, oturduğun yerden, giyiminden, jest ve mimiklerinden oluşan bir bütündür.
İkincisi de başarı hikayesi. Bir başarı hikayesi olmayan adamın beni etkileyecek bir şeyi yoktur.

- Peki CV’de nelere bakarsınız?


Okulun adına bakarız. Notlara hiç bakmayız.
Yapmış olduğu sosyal aktivitelere bakarız, hobilerine bakarız. Kariyer hedeflerine bakarız, ailesine bakarız. Stajları önemli, lisan bilgisi önemli.
İlk işiyse karakterine bakarız. Özgüveni var mı, hedefleri var mı?

- Başarılı bulmadığınız adaylarla ilgili aklınızda kalan nedir?


Dağınık olması, firmamızı araştırmamış olması. İş konusunda gerekli bilgiyi toplayıp bir hedefle gelmemesi. Tavır ve tutumlarıdır.

- Çok teşekkürler, çok keyifli bir röportaj oldu...

Can Sungur

KONFERANSA DAVET - Geleceğin Meslekleri & İş Modelleri

Geleceğin Meslekleri & İş Modelleri

Konulu Future Talks, 27 Mayıs 2009 Çarşamba-18:00-20:00 arasında
Fütüristler Derneği ve Bahçeşehir Üniversitesi Futurizm Kulubü işbirliği ile
Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü, Büyük Konferans Salonunda gerçekleştirilecektir.

Brightwell Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Futuristler Derneği Başkanı Alphan Manas ve

Unilever Müşteri Geliştirmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Cem Tarık Yüksel'in konuşma konuları

‘Hangi meslekler daha cazip olacak?’
‘Bugünün işleri, sektörler, meslekler gelecekte nasıl dönüşecek?’
‘Hangi alanlar daha çok kazandıracak?’
‘Başarı şansı hangi alanlarda daha fazla?’

Katılım ücretsiz. her yaştan, herkesi ve hatta anne ve babaları da bekliyoruz.

Genç bir Fütüristler Derneği üyesi olarak ben de oradayım.

HEPİNİZİ BEKLİYORUZ...

İşletme elbette ki çok geniş bir alan. Üniversitede okurken bu 4 - 5 yılı boşa geçirmemeleri lazım.



KariyerKocu.org
ilk röportajını Turkish Yatırım Genel Müdürü Berra Kılıç ile yaptı.

Berra Hanım 25 yıldır finans sektöründe. Marmara İşletme mezunu, Türkiye’de borsa kurulmadan önce Sermaye Piyasaları Kurulu’nda çalışmış, işi özünden biliyor. İMKB’nin ilk kadın yönetim kurulu üyesi. Ayrıca çok güleryüzlü bir insan. :)
Kendisiyle bir saatlik çok keyifli bir röportaj yaptık.
İyi okumalar! Can SUNGUR

Berra hanım, ilk önce yaptığınız işi kısaca sizden alabilir miyiz?

Tabii, şu anda Turkish Yatırım A.Ş. Genel Müdürü ve yönetim kurulu üyesiyim. Aynı zamanda İMKB Yönetim Kurulu üyesiyim. 1986 yılında kurulan İMKB’de ilk kez bir kadın yönetim kurulu üyesi yer alıyor. Ayrıca Takasbank’ın denetleme kurulu üyesiyim. Ama temel işim aracı kurumumun genel müdürlüğü ve yönetim kurulu üyeliği.

TÜGİAD’da da 4 yıl yönetim kurulu üyeliği ve genel sekreterlik yaptım. TÜGİAD’da bir yaş sınırı uygulaması var, nefis bir dernektir. 25 yaşında girebiliyorsunuz, 45 yaşında da fahri üye oluyorsunuz ve bütün yönetim organlarından çıkıyorsunuz. Keşke ülke yönetimi de böyle olsa. Ben yaş haddinden çıktım, şimdi fahri üyeyim. Tam 45 olunca seçme seçilme ve yönetim organlarında bulunma hakkınız ortadan kalkıyor ama üyeliğiniz devam ediyor.

- Peki, şu an yaptığınız iş dahilinde bir gün içerisinde neler yaparsınız? Sizin yaptığınız işi yapan birisinin günü nasıl geçer?

Bizim alanımızda genel müdür seviyesinde yapılan işler tabii farklı.

Uzman seviyesindeki arkadaşların bir günü daha farklı geçiyor. Okurlarınız için ilk önce onların gününü anlatayım, çünkü çok daha yakın ve tercihlerini etkileyebilecek bir örnek olur. Bizim alanın en çok bilinen iki dalı, Broker’lık ve Dealer’lık.
Broker’lar İMKB’deki temsilcilerimiz. Çalışma yerleri İstinye Borsa Binası. Yatırımcılardan ve merkezdeki müşteri temsilcilerinden gelen emirleri borsanın sistemine giriyorlar. Bu alan ölmekte olan bir alan, öncelikle onu söyleyeyim, düşünen varsa “Aman ha!” diyoruz. Niye? Teknolojinin gelişmesiyle, artık emir girişi kişiye bağımlı olmaktan çıktı. Eskiden sadece salondan sisteme emir girilebilirken artık şirket merkezinden giriş yapılabiliyor.

Dealer’lık diye bilinen Yatırım Uzmanlığı, oldukça ağır bir iş. Sabah 8.30 civarı işe gelirler, Amerika ne oldu Uzak Doğu ne oldu incelerler, günü toparlarlar. 9:00 gibi müşteri emirleri onlara ulaşmaya başlar. 9.30’da seans açılır. Hem İMKB’de, hem de İzmir Vadeli İşlemler Borsası’nda kontratların alım satım emirleri yatırımcılar tarafından yatırım uzmanı arkadaşlara iletilir. Öğle arası yok çünkü piyasalar kapanmıyor, akşam 17:10’a kadar tam bir konsantrasyon halinde iş yapıyorlar. Bu operatif bir iş de değil, yatırımcıları yönlendirmeleri de gerekiyor. Nihai karar yatırımcıda ama bilgi verip yönlendiriyorlar. 18:00 civarı işleri bitiyor, oldukça yorgun bir şekilde eve gidiyorlar.

Bir de Portföy Yöneticilerimiz var. Onların müşteri teması yok, alım satım kararları tümüyle onların. Yani iki tür müşterimiz var, bir grup müşteri alım satım kararlarını kendi vermek istiyor, onlarla Dealer arkadaşlarımız ilgileniyor; bir grup müşteri ise size şu kadar para veriyorum, siz yönetin, bana üç ay sonra hesabını verin diyor, onlarla da Portföy Yöneticisi arkadaşlar ilgileniyor.

Bu pozisyonlara destek veren araştırma birimleri var, onlara da çok önem veriyoruz. Bütün yazılım uzmanlarına ve müşterilere, sektörel ve makro ekonomik analizler çıkarıyorlar.

Bana gelince, Genel Müdür olunca işiniz stratejiyi saptamak oluyor. Benim günlük müşteri temasım çok olmaz. Daha çok hedefleri koymak, hedefleri takip etmek, prosedürlerin oluşturulmasıyla ilgilenirim. Sektör çok dinamiktir, yeni ürünler bulunması ve onların uygulanması, şirketi diğer şirketlerden ayıracak niche alanların saptanması gibi daha yukardan bakılması gereken işlerle ilgileniyorum. Tabii ki günlük konularla da ilgileniyorum, insan kaynakları konuları, risk yönetimi gibi… Yani yönetim okuyan bir kişiye yönetimin fonksiyonları başlığı altında okutulan herşey. Planlama, organizasyon, yönlendirme, koordinasyon. Ben tamamen bunu yapıyorum.

- İş hayatınıza başlangıcınızı, geçtiğiniz süreçleri kısaca anlatır mısınız?

Marmara Üniversitesi İşletme bölümü mezunuyum, Bahçelievler kampüsü. Okul bittiğinde aklımda gayet net iki şey vardı. Ya Boğaziçi Üniversitesi'nde master yapacaktım yada Sermaye Piyasası Kurulu’nda çalışacaktım. İkisi birbirinden çok farklı alanlar tabii. Boğaziçi Üniversitesi’nde master yapmak istiyordum, çünkü yabancı dilimi çok geliştirecekti ve bana bir ufuk açacaktı. Marmara Üniversitesi bize çok iyi bir işletme eğitimi verdi, gerçekten çok iyiydi ve ben faydasını yıllarca gördüm. Ama daha konvansiyonel bir okuldur, daha okul gibi okuldur. Boğaziçi biraz daha farklı bir kültür, onu yaşamak istiyordum.

1983 mezunuyum. 1982 yılında, ben mezun olmadan altı ay önce Sermaye Piyasası Kurulu kurulmuştu. İşletme mezunu olarak bunun iyi bir kariyer fırsatı olacağını tamamen kendi çabamla fark ettim. Hocalarımdan da bir yönlendirme almadım çünkü o dönem İstanbul’daki hocalar o organizasyonun farkında değildi. Ankara’da kuruldu, bu yüzden Ankara’da, özellike Ankara Siyasal’daki hocalar oldukça farkındaydı ve bütün öğrencilerini oraya kanalize etmişlerdi. İstanbul’daki okullar ise biraz daha piyasaya adam yetiştiriyordu.

Ben niye oraya yöneldim, çok basit bir nedenle. Türkiye olarak kapitalist bir düzeni seçmişiz. Sermaye piyasaları kapitalist düzenin çok önemli bir parçası ve o yıllarda Türkiye’de yok. 1980 yıllarında Türkiye piyasaları ve ekonomisi liberalleşmişti; 12 Eylül askeri darbesi sonrasında tekrar çok partili düzene geçilmişti ve ekonomi liberalleşiyordu. Bu alan ise yeni ve olmazsa olmaz bir alan, bütün kapitalist endüstrilerde var ve büyümenin önemli finans kaynaklarından birisi.

Şöyle düşündüm; “Yeni bir alanda yer almak iyidir.” Bu yaklaşımı kariyer yolunu çizmeye çalışan herkese tavsiye ediyorum. “Yeni ne oluyor?”. Profesyonel ve konvansiyonel alanlar tamam, ama yeni gelişen alanları tespit edebilmek o kadar önemli ki! Bütün nimetlerinden siz faydalanırsınız, ve benim için de öyle oldu.

Sermaye Piyasaları Kurulu’nun ve Boğaziçi’nin sınavlarına girdim, ikisini de kazandım. Normalde Boğaziçi dışardan yüksek lisansa pek öğrenci almaz, akademisyenlik düşünenleri tercih eder. Benim akademisyenlik gibi bir düşüncem yoktu. Aynı anda ikisini birden kazanınca tercih yapmam zor oldu.

Ben sermaye piyasası kurulunda olmayı tercih ettim. Başbakanlığa bağlı bir kamu kurumudur ve biz ilk elemanlarıydık. Üstümüzde 5-6 tane uzman vardı. Şimdi masanın pratik tarafında bulunuyorum ama o zamanlar piyasaları düzenleyen taraftaydım. Piyasalar nasıl olmalı hayal ettik, tasarladık. Kanunlar çıktı. Yönetmelikler çıktı. Henüz borsa yok, aracı kurumlar yok. Bir sermaye piyasası tasarlandı. O sürecin içerisinde yer aldım ve tabii olağanüstü eğitici bir süreçti. Bize çok eğitim verildi ve büyük yatırımlar yapıldı. İşe başından başlamanın güzel yanı bu, ellerinizle kuruyorsunuz.

- Yüksek Lisans ve Doktoranız hangi konu üzerineydi, size ne gibi katkıları oldu?

Serbest Piyasalar Kurulu’nun sağladığı en büyük imkanlardan birisi çalışırken yüksek lisans yapmaya olanak sağlamasıydı. Kamuda çalışmanın faydası bu, çoğu özel sektör kurumunda bunu yapamıyorsunuz. Biz işle beraber izinli olarak gidebiliyorduk.

Ankara’da olduğum için yüksek lisansı Siyasal’da yaptım. Tabii Ankara’da olup kendinizi Siyasalın dışında tutamıyorsunuz. Biliyorsunuz o bir ekol.

Yüksek lisansımı özelleştirme üzerine yaptım. Tez konum “Özelleştirme ve Özelleştirmenin Serbest Piyasa Üzerine Etkileri” idi. O yıllarda özelleştirme çok büyük bir rüzgardı, özelleştirmenin başındaydık. İngiltere’de çok büyük özelleştirmelerin yapıldığı, "Türkiye’de de olsa iyi olur" dendiği yıllardı. Ben "sermaye piyasasına olumlu etki yapacak şekilde neler yapılabilir" konusuna yöneldim.

Herkes adına çok faydalı oldu, ben de çok faydasını gördüm. Öncesinde konu hakkında başka eser yoktu, sermaye piyasası kurulu bu tezimi kitap olarak bastı. Ayrıca Milliyet gazetesi o sene yılın ekonomi ödüllerini verirken tamamen tesadüf olarak bu konuyu seçmiş. Ben biraz düzenleyip o yarışmaya da gönderdim, orada da derece aldı.

Yıllar sonra Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde bir arkadaşım aradı, “Berra çok önemli bir şey oldu” dedi. “Nedir?” dedim. “Cumhurbaşkanı’yla görüşmeye gittim, masasında senin kitabın vardı, onu okuyordu.” dedi. Büyük bir tesadüf, 25 yaşında yazdığım bir çalışmayı yıllar sonra Türkiye’de özelleştirmenin mimarı olan Cumhurbaşkanı okurken bir arkadaşınız görüyor. Demek ki bir işe yaradı, öyle düşünüyorum.

Doktoram bireysel emeklilik konusundaydı. O da çok doğru bir zamandaydı. İş hayatında zamanlama çok önemlidir. Doğru alana yönelmek, olmayanın üstüne gitmek... Ben özelleştirme konusunda çalışırken özelleştirme diye bir şey yoktu, ben bireysel emeklilik konusunda tez yazdım, daha kanun yoktu.

Ben üzerinde çalıştığım dönemde bireysel emeklilik Dünya'da oturmuş ama henüz Türkiye’de olmayan, hem bireylere, hem de sermaye piyasalarına büyük katkıları olan bir alandı. Türkiye’de ne olmalı, nasıl yapılanmalı konusunda bazı savlar ortaya koydum. Benim tezim kabul edildikten kısa bir süre sonra kanun çıktı. Bana faydası şöyle oldu, bireysel emeklilik alanına giren pek çok şirkette eğitimler verdim.

- Bu noktada önemli bir soru şu olacaktır, siz bu yeni alanları nasıl bu kadar iyi takip ettiniz? Sizinle aynı dönemdeki meslektaşlarınızla aranızdaki farkı nasıl yarattınız?

Dünya'yı, yayınları, trendleri çok takip ederim, çok okurum. Eğitim devam eden bir süreçtir, antenlerimi hep açık tutarım. “Bitti, ben oldum” gibi bir nokta yoktur. “Ne olabilir, başka ne yapılabilir? Dünya nereye gidiyor? Bizde ne eksik var?”

Çok sorgulayıcıyımdır, olmuş olanları veri kabul etmem. “Daha değişik olabilir, şu eksik” diye düşünürüm. Var olanı kabullenmektense “Başka türlü nasıl olabilir, nasıl dönüştürebilirim?” diye düşünürüm.

- Peki bu eğitiminizin size kattığı bir özellik mi?

Hiç zannetmem.

Açıkçası ben şimdiki gençler kadar iyi bir eğitim aldığımı düşünmüyorum. Sıradan bir okulda okudum, Yeşilköy Ticaret Meslek Lisesi mezunuyum, öyle kolejli filan değilim. Hatta ticaret lisesi mezunu olduğum için hayata bir hayli de geriden başlamıştım. Meslek lisesi olduğu için insanı tek bir alana yönlendirip sadece o alanda yetiştiren bir eğitim aldım. Ardından çok köklü, ama sıradışı olmayan bir eğitim aldım.

Bende bunu ne sağladı? Özellikle lisede okurken; Dünya’yı, Türkiye’yi değiştirmek isteyen insanlar vardı. Seksen öncesi kuşak Türkiye’de bir şeylerin iyi gitmediğini, daha iyi şeyleri hak ettiğimizi düşünüp, bunun için savaş veriyordu. Yöntemleri tartışılır ama o çatışma ortamında 15 – 18 yaşlarında olmak, bir tarafta da olmak zorunda kalmak söz konusuydu. Ben hiç dogmalarla hareket eden birisi olmadım, hep “Hangisi doğru, Ne oluyor, Kim ne istiyor?” diye dinledim, bir sürü de toplantıya katıldım. Kimse beni kolumdan bir yerlere çekiştirmedi. Sonunda da bir taraf seçtim.

Hep sorgulayıcı oldum. “Bunları söylüyoruz ama doğru mu söylüyoruz? Bunlar yapılacak doğru şeyler mi?” Sorgulama alışkanlığım tamamen bu dönemden geliyor. Seksen öncesi doğru noktada durabilmek için başlattığım sorgulayıcı çaba hayatım boyunca devam etti.

- Liseden biraz daha geri gidelim, çocukluğunuzda hayalinizdeki meslek neydi?

Avukatlıktı.

- Peki lise bittikten sonra üniversitede okumak istediğiniz bölüm?

Yine avukatlıktı. Ticaret lisesi mezunları sadece İktisadi Ticari Bilimler Akademilerine kabul edildiği için avukat olamadım. Liseden mezun olduktan sonra ailem başka şehirde okumama da izin vermediği için üniversiteye tek tercihle girdim, o da zaten Marmara Üniversitesi İşletme bölümüydü.

İlk sene ek derslerin hepsini verip ayrıca bir de lise diploması da aldım, tekrar ÖSS’ye girip hukuk kazanırım diye, çünkü ÖSS puanım da çok iyiydi. Hatta beni kayıt eden kız şaşırmıştı “Bu puanla burada ne işini var?” var diyerek, “Sadece burası beni kabul ediyor” demiştim.

Ama sonra okulumu değiştirmedim çünkü, belki okurlarınıza iyi bir örnek olmayacak ama, okulum çok kolay gelmişti bana. Derslerin çoğunu lisede görmüş olduğum için, ilk dönemin sonunda anormal bir not ortalamam vardı.

Boğaziçi Üniversitesi’ne yatay geçiş için başvurdum, kabul edildim ama gitmedim. Mesela bu bir hatadır, dönüp baktığımda bunu yapmalıydım diye düşünüyorum. Niye yapmadım? Çünkü okulum evime çok yakındı, çok seviyordum ve dersleri çok rahat hallediyordum. Başka bir sürü şey yapmaya vaktim kalıyordu. “Şimdi gidip Boğaziçi’nde zorlanacağıma...” diye düşündüm.

- Başka bir sürü şeye vaktim kalıyordu dediniz, okul hayatınızda ne gibi şeylerle ilgileniyordunuz, ne tip etkinliklere katılıyordunuz?

Herşey!

Ben hemen hemen bütün kulüplerde çalıştım. O zaman kulüplerin sayısı şimdiki kadar çok değildi tabi. Satranç oynuyordum, satranç klübündeydim. Uzun zaman Halk Oyunları Kulüplerinde oldum. Felsefe klübünü kurdum ve devam ettim. Osmanlı Tarihi klübü vardı, oraya çok meraklıydım.

Üçüncü dördüncü sınıfta zaten üniversitenin kültürel kollar koordiatörlüğünü yapıyordum. Bütün kültürel kollar bana bağlıydı. Son sınıfta yıllık çıkartan gruptaydım. Belki derslerden çok diğer konularda vakit geçirdim diyebilirim.

Bunu önemsiyorum ama belki söylemeye de gerek yok, şimdi bakıyorum bütün öğrenciler kültürel faaliyetlere katılıyorlar.

- Katılanlar olduğu kadar katılmayanlar da var, niyetlenip harekete geçmeyen öğrenciler çoğunlukta.

Muhakkak katılmalılar. Muhakkak. O kadar çok şey alıyorsunuz ki. Ben ilk gerçek anlamda bir iş yerini ve yöneticiyi yıllık için reklam almaya gittiğimde gördüm. Bizim üniversitemizden mezun dört beş tane iş adamını ziyaret ettik, gerçekten vizyonumuz açıldı.

- Stajlarınız peki?

O yıllarda staj pek yapılmazdı. Fırsat olsaydı kesinlikle yapardım.

- Biraz farklı bir konu olacak ama, iki kızınız var. İki çocuk annesi olup, böyle bir kariyer yapmak, bu kadar sorumluluğun altına girmek zor olmadı mı? Arada kaldığınız oldu mu?

Arada kaldım diyemem. Çünkü çalışıyor olmak benim için tartışılacak bir şey değil. Ben iş hayatının içinde olmalıyım ama çocuklarımı da ihmal etmem.

Bu konuya biraz daha farklı yaklaşayım. Ben ilk çocuğumu doğurduğumda 37, ikinciyi doğurduğumda 39 yaşındaydım. İlk çocuğum doğduğunda 18 yıllık evliydim. Geç evlenmedim, erken evlendim ama çocuk yapmamayı tercih ettim, çünkü belki o zaman arada kalabilirdim.

Bir taraftan kariyeriniz için çalışıyorsunuz, hem de çok yoğun çalışıyorsunuz, diğer taraftan da çocuğa bakarsanız ikisini dengelemek kolay olmayabilir. Ben gayet gerçekçi olarak, 35 yaşıma doğru kariyerimde gelmek istediğim yere geldiğim için ondan sonra çocuk yaptım. O noktadan sonra vaktinizi daha esnek ayarlayabiliyorsunuz. Dolayısıyla kariyerimi tamamlayıp öyle çocuk yapmak doğru bir karar oldu.

Çok iyi bir anne olduğumu düşünüyorum, çocuklarıma çok vakit ayırıyorum çünkü aklımda başka bir şey yok. Onlar doğana kadar Türkiye’nin neredeyse tümünü gezdim, seyahatlere çıktım. Yani içimde “Şunu da yapmadım, eksik kaldı” dediğim bir şey olmadı. Artık kendimi çocuklara adayabileceğim bir yaşta çocuk yaptım. Erken yaşta çocuk yapanlarda o oluyor, içlerinde yaşamamışlıkları kalıyor. Ben artık çocuklarımla birlikte olmanın keyfini sürüyorum.

JCI ANKARA 4.Liderlik Akademisi 25-26 Nisan 2009 tarihinde Ankara’da

Dünyanın önde gelen liderlik ve girişimcilik organizasyonlarından biri olan, 123 ülkede dünya çapında 6000 fazla şubesi ile 500,000 üzerinde aktif üyesi bulunan Junior Chamber International - Genç Liderler ve Girişimciler (JCI) Derneği Ankara Şubesi tarafından bu yıl 4.sü düzenlenen LİDERLİK AKADEMİSİ katılımcılarını bireysel liderliğe genelden özele bakabilmeyi, katılımcıların iş ve özel yaşamlarında yarattıkları farkındalıkları desteklemeyi amaçlayarak; 25-26 Nisan 2009 tarihinde Ankara Ticaret Odası’nda gerçekleştirilecektir.

LİDERLİK AKADEMİSİ eğitim ve paylaşım günlerinde yaklaşımımız; Liderlik kavramının sosyal hayatta kullanılabilirliğini artırarak, bu kavramı herkese daha da benimsetecek konu başlıklarıyla, konuşmacı ve eğitmenlere yer vermek olacaktır.
Bu tarihlerde liderliğin çeşitli boyutları üzerine yapılacak konuşmalar ile ilgili eğitim almak üzere siyasi liderlerden, iş dünyasından, akademisyenlerden, sivil toplum kuruluşlarından onur konuklarını dinlemek için yaklaşık 300 davetli bir arada olacaklardır.

JCI, liderlik yolculuğunda hedefleri olan,18- 40 yaş arasında genç lider ve girişimcilerden oluşan, vizyonu doğrultusunda topluma hizmet verme amacıyla çalışan ve yaşadığı çevreye katkıda bulunacak projeler üreten bir sivil toplum kuruluşudur.

İrtibat ve detaylı bilgi için:
http://www.jci.cc/local/ankara
Tarih:25-26 Nisan 2009
Yer :Ankara Ticaret Odası